← Writing

Bir Yazılımcı Olarak Türkiye’den Gitmek (Bölüm 1: Nedenler)

Onur Şuyalçınkaya

Onur Şuyalçınkaya

9 mins read

Sorry to inform you guys this article has been written fully in Turkish since it's all about me and my immigration story from Istanbul to Berlin. Thank you for your understanding.

Hikayemin ilk bölümünde şimdilik teknik detaylara (vize süreci, iş bulma, CV hazırlama vs. gibi) girmeden bu kararı almamın altında yatan başlıca sebepleri kendimce açıklamaya ve kendimi tanıtmaya çalışacağım.

Beni tanımayanlar için kısaca kendimi tanıtayım. Ben Onur Şuyalçınkaya. 1992'de Ankara'da doğdum. Emekli bir albay baba ve emekli bir öğretmen annenin evladı, yüksek mühendis bir abinin kardeşiyim.

Liseyi Nişantaşı Nuri Akin Anadolu Lisesi'nde okudum. Lisansımı da Doğuş Üniversitesi'nde tam burslu Bilgisayar Mühendisliği okuyarak tamamladım. Yüksek Lisans'ımı da Bahçeşehir Üniversitesi'nde yine Bilgisayar Mühendisliği üzerine yapıyordum. "Dum" çünkü bıraktım. Aslında ortalamam da fena değildi, 3.32. Tüm derslerimi de başarıyla vermiştim ama tez yazmanın bana göre olmadığını anladığımda bırakma kararı aldım.

İş hayatımda ise Apple'da (Akasya'daki) Specialist, Sistaş'ta Full Stack Developer, Yemeksepeti'nde Frontend Engineer olarak çalıştım ve şu an heycar'da Frontend Engineer olarak çalışmaktayım.

Tek bir sebebi yok benim için. Farklı zamanlarda gelişen olaylar ile tetiklendi diyebilirim.

Yurt dışında yaşama isteği, ilk defa yurt dışına çıktığım 2015 senesinde başladı. 5 sene içinde 8 ülke 12 şehir gezdim, gördüm. Güzel binaların, mutlu insanların, yakışıklı yapıların, şaşaalı hikayelerin olduğu yerler hep cezbetmiştir beni. İşte bu sebeple 2015'ten beri ufak da olsa döviz biriktirmeye başladım. 2015'teki ortalama dolar kuru 2.7, euro kuru ise 2.86'ymış :)

Yazılımcı olarak çalıştığım ilk yıllarda, tabiri caizse "Junior" olduğum zamanlar birkaç hüsran dolu yurt dışı iş görüşmesi tecrübem olmuştu. E insanın hevesi kırılıyor haliyle ve bir daha denemeye cesaret edemiyor. En azından benim için öyle oldu. Olay dil seviyesi de değil oysa ki, tamamen "Junior" olmamla alakalı. Ben de "Henüz zamanı değil demek ki" diyerek rafa kaldırmıştım bu olayı. Aklımın bir köşesinde bir gün başaracağım umuduyla...

Şöyle bir bakış açım var: Ortalama 70 yıl yaşasam (umarım); ilk 1/3’ü çocuklukla, büyümekle, eğitimle, onla bunla geçti gitti. Yeterli enerjim kalmayacağı için sondaki 1/3’e de yaşamak denemez benim için. E bari o ortadaki 1/3’lük bölümde huzurlu olacağım, televizyonu Twitter'ı açtığımda saçma sapan bir gündem görmeyeceğim bir şekilde yaşayayım.

Aylardan Ocak yıllardan 2020, corona öncesi tabi. Müdürümüz şirketin bir odasında toplamış bizi, bir açıklama yapacak. Herkes merakla bekliyor. Lafı uzatmayı pek sevmiyorum deyip, pat diye "Ben iş teklifi aldım Berlin'e taşınıyorum" dedi. Herkes şok. Hem onun adına çok mutlu oluyorum hem de derin düşüncelere dalıyorum. "Ben gitsem nasıl olurdu acaba?" diye.

1 ay sonra Şubat'ta aldığım zam beni memnun etmeyince dedim ki şansımı deneyeyim, ne kaybederim. Başladım iş başvurularına. 2 hafta içerisinde yaklaşık 200-300 ilana başvurdum ve bu süreçte 20-30 şirketle görüştüm. 2 adet iş teklifi alıp, bana en mantıklı geleni kabul ettim ve bu zor corona günlerinde buraya gelmeyi başardım. İlgilenenler için bu serinin sonraki bölümlerinde detaylıca değineceğim bu konuya.

Bunu sebep olarak değil de teşvik edici bir unsur olarak belirtmem daha doğru olur sanırım. Mesleğiniz evrensel ise (mühendis, mimar, doktor, vs. gibi) ve yabancı diliniz de varsa yurt dışında yaşamak için hiçbir engeliniz yok. Hem mesleğim hem de yabancı dilim yeterli olduğu için bu kesimdenim ben de.

https://www.youtube.com/watch?v=MejA5zBQdG0

Nereden öğrendiğime gelecek olursak; ilginç ama İngilizce'yi nereden öğrendiğimi asla hatırlamiyorum. Babam albay demiştim, sınıfı da öğretmen. Yani hem İngilizce öğretmeni hem albay. Ama bana verdiği ders sayısı bir elin parmaklarını geçmemiştir. Hayatımda hiç İngilizce dersi alma ihtiyacı da hissetmedim açıkçası. Kulağa biraz garip gelebilir ama tahminim 2000 senesinden beri aralıksız olarak her sene satin alıp oynadığım "Football Manager" serisi. Oyun full diyaloglarla dolu. Dolayısıyla çocuk yaşımda translate kullana kullana oyunu çözdüğümü ve bu şekilde İngilizce'mi ilerlettiğimi tahmin ediyorum.

Gelelim asıl probleme. Buyrun size üzücü bir istatistik:

TÜİK verilerine göre 2019’da 330.289 kişi Türkiye’yi terk etti. Türkiye’yi terk eden her 5 kişiden 2'si 20-34 yaş aralığında. Ve yine veriler gösteriyor ki, gidenlerin büyük bölümü eğitimli-kentli kesim.

https://www.youtube.com/watch?v=39NJ5pDEMAo

Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Özgür Demirtaş da bu konu ile ilgili bir anket tweeti atmıştı. 576.449 kişinin katıldığı anket sonucuna şuradan ulaşabilirsiniz:

https://twitter.com/ProfDemirtas/status/1329868233709674498

Ülkedeki —özellikle— son 10 yılda her anlamdaki gidişattan benim gibi rahatsızlık duyan milyonlarca çocuk, genç, yetişkin insan var. Ve bu durum gün geçtikçe daha da beter bir hal alıyor.

Gökhan Kutluer'e ait severek okuduğum “Türkiye'den Gitmek: İtalya'ya Uzanan Bir Göç Hikayesi” adlı kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Türkiye’den gitmek gündem haline gelse de kimse doğduğu, büyüdüğü, yeşerdiği topraklardan göç etme noktasına kolay kolay gelmiyor, macera aramıyorsa tabi. Maddi ya da manevi; günlük hayata olumsuz anlamda etkisi olan şeylerin sayısı çoğaldıkça, yaşanılan ülkeye olan sabır da azalıyor. Geleceğe dair umudun kalmadığı ve yerini kaygıya bıraktığı noktaya gelindiğindeyse Türkiye’den göç etme fikri iyice kafaya yerleşmeye başlıyor.

beyin·göçü

isim, mecaz
çok iyi yetişmiş meslek ve bilim adamları ile uzmanların, bir başka ülkede yerleşip çalışmak ereğiyle, kendi ülkelerini bırakıp gitmesi.
– Google

Evet 2015'ten beri yurt dışında yaşama hayali kurduğumu söyledim birkaç paragraf önce ama ülkenin geldiği bu son durum olmasa muhtemelen göç etmemiş olacaktım. Göç etmemdeki ana sebep gelecek kaygısı ve umutsuzluk. Detaylı sebeplerine bakacak olursak:

  • Ekonomik şartlar — Altında yatan bir sürü unsur var tabi; kriz, döviz kurları, vergiler, ayakkabı kutularında kaçırılan paralar, millet açlık sınırının altında hayatta kalmaya çalışırken, evine ekmek dahi götüremezken inşaa edilen saraylar, açıklanan saçma sapan reform paketleri, aldığımız nefesten bile alınan bitmek bilmeyen vergiler, vs. vs.
  • Adaletsizlik — Suçluların serbest bırakıldığı, elini kolunu sallaya sallaya gezdiği, suçsuzların ise haksızca içeri atıldığı, fikir özgürlüğünün dibine kadar kısıtlandığı bir ülkeye dönüştük. Yıllarını vatanına hizmet etmiş vatansever askerler bir tiyatro adı altında hapislerde çürüdü, hala çürüyor. Hükûmet karşıtı söylemlere sahip diye yine içeri atılan gazeteciler, siyasetçiler, öğrenciler... Bunlar hepimizi güvensiz bir ortamda yaşadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor adeta. Bu satırları Türkiye'de olsam yazamazdım mesela. Bu kadar özgürüz, bu kadar adaletliyiz işte.
  • Yorucu hadiseler — Ekonomik kriz, Gezi Parkı eylemleri, ergenekon, terör, darbe... Ne çok olay yaşamışız. Yaşadığımız travmalar da cabası. Gencecik yaşımızda teknolojiye bilime kafa yormamız gerekirken saçma sapan hadiselerle yorulduk. Gerçekten bunu haketmiyoruz.
  • Terör — Isis, pkk derken sokakta yürüyemez olduk. Hatırlıyorsunuz değil mi? Bir ara bombaların ardı arkası kesilmiyordu. Acaba bugün nerede patlama olacak diye bekliyorduk. Ankara, Vodafone Arena, Taksim patlamaları... Genci yaşlısı nice hayatlar kayıp gitti, bir hiç uğruna.
  • Siyaset — Ülkede bu kadar ön planda olan başka bir gündem var mı? Siyaset kadar sevmediğim bir şey yok sanırım. Yaşım 28 ama muhalefetinden iktidarına sağolsunlar her gün 78 hissetmemi sağladılar.
  • Nefret, taciz ve cinayetler — Kadına, LGBTI+ bireylere ve hayvanlara karşı her gün artan bu elzem olaylardan kim rahatsız değil ki? O kadar normal bir hal aldı ki sorgulamıyoruz bile. Millet şunu söylüyor: "O saatte orada ne yapıyormuş?" 🤦🏻‍♂️ İnsanlar; "Neden böyle olaylar oluyor?", "Nerede adalet nerede hak nerede hukuk nerede devlet?" diyeceğine, maduru suçluyor. Farklı düşüncelere sahip olmamız kadar normal bir şey olamazken, insanlar cinsel yönelimleri yüzünden tacize, lince uğruyorlar. Hatta öldürülüyorlar, öldürülmüyorlarsa da buna sürükleniyorlar.
  • Kutuplaşma — Bir üstteki maddenin sonucu aslında bu. Toplum içinde kümülatif şekilde artan bir kutuplaşmanın içindeyiz maalesef. Herkes bir şeylere birilerine muhalif ya da yandaş, herkes birbirine düşman. Ne dayanışma var ne de başka bir şey. Ya oncu ya buncu olmaya zorlanıyoruz her gün.
  • Çarpık kentleşme — O kadar üzücü ki. Güzelim İstanbul beton yığını haline geldi. Taksim meydanına bile gidemez olduk. Artan nüfusla beraber yapılan saçma sapan şehir planlaması ile hayatımıza giren şey mutsuzluk ve karamsarlık oldu sadece.
  • Kalabalık — İstanbul nüfusu 2019 yılına göre 15.519.267 ama mülteci göçü ile birlikte bu sayının 20 milyona ulaştığı söyleniyor. Bir yere eğlenmeye mi gideceğiz? Hep beraber eğlenmemiz gerekiyor. Bir yere kafa dinlemeye mi gideceğiz? Hep beraber dinlememiz gerekiyor. İzlemeyenler için:

https://www.youtube.com/watch?v=xo7DVKEW5Kk

  • Yönetim — Yukarıda belirttiğim tüm sebeplerin ana başlığı aslında bu. Mevcut politikalar, alınan kararlar, agresif tutumlar. Tek suçlu da değiller tabi. Aziz Nesin zamanında haklıymış sanırım.

Listeye baktığınızda baya karamsar ve mutsuz biri olmam lazım aslında. Ancak genel olarak hayattan zevk alan birisiyim, tüm bu olumsuzluklara rağmen. Bunda sahip olduğum ailenin payı çok büyük tabi ki. Neredeyse ekonomik olarak hiç zorluk yaşamadık diyebilirim. Ancak yine de beni derinlerde bir yerlerde huzursuz eden etkenlerdi bunlar. Bir şekilde göç etmeme, doğup büyüdüğüm topraklardan gitmeme vesile oldular. Bu kararı almadan önce oturup düşündüğüm, hayatımı sorguladığım zamanlar oldu. Kalsam mı acaba diye aklımı kurcalayan etkenlere değinecek olursam:

  • Ailem
  • Arkadaşlarım
  • Kız arkadaşım
  • Kurulu düzenim
  • Şirketimden, işimden ve çalışma arkadaşlarımdan memnun olmam
  • Neredeyse her şeyini, her yerini bildiğim bir yerde yaşıyor olmam
  • Konfor alanımdan çıkmak için pek hevesli olmamam

Bazı maddeler kimileri için basit olabilir ama oldukça git gel yaşadım. Hatta Berlin'e geldikten 1-2 hafta sonra geri dönmeyi bile düşündüm ciddi ciddi.

Velhasıl kelam tercihimi göçten yana kullanıp, bu satırları Berlin'deki evimden yazıyorum dostlar :) Bu bölüm için anlatacaklarım/düşüncelerim şimdilik bu kadar. Haliyle epey kişisel oldu ama umarım kendinize ait bir şeyler bulabilirsiniz.

Tolstoy'un çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“All great literature is one of two stories; a man goes on a journey or a stranger comes to town.”

Türkçesi:

“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”

Ben şehre bir yabancının gelmesini beklemektense, kendi yolculuğuma çıkarak muhteşem hikayemi başlatmak istedim. Darısı arzulayanların başına. Bir sonraki bölümde buluşmak dileğiyle.

Sevgiler.